Hayata Dair Hikayeler...

martilar.gif

****  YOKLUĞUNDA BULDUM SENİ ****

 

Yüreğim ayaklarıma dolaşıyor bugün. Gideceğin gün yaklaşıyor galiba ve bu yürek seni kaybetmeye alışıyor…

 

Seni tanımadan özlemek, sana alışmadan kaybetmek, benim olmayacağını bile bile istemek... Gideceğin gün yaklaşıyor. Sen, benim seni sevdiğimden habersiz, ben sana bağlıyım kifayetsiz...

 

Sen yokken yaşamadığımı zannetme, sen yokken de sen varmış gibi gidiyorum sen varken ama bana ait değilken gitmeyi düşündüğüm yerlere...

 

Sana aşık oluşumun yıldönümü üzerinden uzun zaman geçti. Zaman geçti ama sanki o gün dündü.

Her günüm aynı benim, her saniyem, her dakikam. Çünkü hep seni yaşıyorum.

Her günüm aynı benim. Çünkü seni sensiz yaşıyorum... 

Başka gözlerde arıyorum gözlerini ve sen diye başka gözlere aşık oluyorum.

Sana söyleyemediğim, belki söylemekten çekindiğim, ama senin için yazdığım sözleri söylüyorum.

Başkalarını sen görüyorum ama başkaları sen olmuyor…

Başkaları sen gibi anlamıyor… Ağlarken gülmüyor…

Dedim ya başkaları sen olmuyor, sen olmuyor ruhsatsız askım... 

Güneşin doğmasını da istemiyorum artık, karanlık kalsın.

Karanlık, yalnızlığımın bidayet noktası,

Karanlık; sensizliğimin hidayet noktası.

Güneş doğmasın, ne olur bırakın karanlık kalsın... 

Her şey gerçek, yalan olan ben miyim…? Ve her şey gerçek, yalan olan aşkım mı…?

"Yalan" diyorsun sen. Ben, sana seni sevdiğimi söylüyorum ama sen inanmıyorsun.

Sana hiç seni sevdiğimi söylemedim bağıra bağıra. Ama;

Gözlerinin içine uzun uzun baktığım anlarda; sana, seni sevdiğimi haykırıyorum...

Ellerini tuttuğumda; sana, seni sevdiğimi haykırıyorum. Ama;

Bir sana seni sevdiğimi söyleyemiyorum. Hissetmiyorsun, hissetmeni bekliyorum... 
Üstelik de;
Yalnızlık pek de zor gelmiyor artık bana. Necip Fazıl Kısakürek ne demiş: 

Geçti istemem gelmeni, 
Yokluğunda buldum seni. 
Bırak vehmimde gölgeni, 
Gelme artık neye yarar... 


Gelme, artık gelmeni istemiyorum. Gelmen için yalvarmıyorum. Gelirsen de istemiyorum. Yokluğunda buldum seni ve o sen, sen değilsin. Sen, benim aşkımın maddesisin. Maddeye bağlı kalmaktan usandım artık, aşk özgürlüktür... Aşk; maddenin dışına çıkmaktır, yok istemem gelme artık...

Sen benim ilk aşkım oldun, aşk kutsaldır. Benim olan, tek özeldir. Aşk ayaklar altına alınıp da harcıalem mahallerde sefası sürülecek fenomen değildir. Aşkımın ilk sayfası; evlada diyorum sana. Yeni bir sayfanın yaprağını araladım, evlada ilk aşkım, evlada dostum…. 

Sana evlada derken senin o meşhur sözünü kullanıyorum:

 

Başka mekanda, başka zamanda ve bir gün mutlaka...

 

 

 

****  RUH VE TANRI  ****

 

"Dünyaya gelmeye hazırlanan bir ruh Tanrı'ya sormuş:


- Tanrım beni yarın dünyaya göndereceğini söylediler, fakat ben o kadar küçük ve güçsüz olacağım ki, orada nasıl yaşayacağım?
 

- Melekler arasından birini senin için seçtim. O seni bekliyor olacak ve seni koruyacak. Sana
her gün şarkılar söyleyecek, besleyip büyütecek.

- Peki,insanlar bana bir şey söylediklerinde dillerini bilmeden söylenenleri nasıl anlayacağım?

- Meleğin sana dünyada duyabileceğin en güzel, en tatlı sözcükleri söyleyecek, sana dikkatle ve sevgiyle konuşmayı öğretecek.

- Peki ben seninle konuşmak, seni yardıma çağırmak istesem ne yapacağım?

- Meleğin sana ellerini açarak dua etmeyi öğretecek.

- Dünyada kötü adamlar olduğunu duydum, beni kim koruyacak?

- Meleğin seni kendi hayatı pahasına dahi olsa koruyacak.

Tam bu konuşma sırasında cennetin sesleri kesilip dünyanın sesleri işitilmeye başlanınca ruh artık gitmek üzere olduğunu anlar ve son bir soru sorar:

- Tanrım, gitmek üzereysem lütfen çabuk söyle, meleğimin ismi ne?

- İsminin önemi yok yavrum; ona ANNE diyeceksin..."

 

****  KINA ****

Üstegmen Faruk, cepheye yeni gelen askerleri kontrol ediyor, bir taraftan da onlarla laflıyordu;
-Nerelisin? gibi sorular soruyordu. Bir ara saçının ortası sararmış bir çocuk gördü. Merakla:
-Adın ne senin evladım, der.
Çocuk:
-Ali, diye cevap verir.
-Nerelisin? der. Ali:
-Tokat Zile'denim der.
-Peki evladım bu kafanın hali ne?
-Ali:
-Anam cepheye gelirken kına yaktı komutanım, der.
-Neden? der komutan. Ali:
-Bilmiyorum komutanım, der:
-Peki gidebilirsin Kınalı Ali, der. O günden sonra herkes ona Kınalı Ali der. Herkes kafasındaki kınayla dalga geçer. Kısa surede cana yakın ve cesur tavırlarıyla tüm arkadaşlarının sevgisini kazanır. Bir gün ailesine mektup yazmak ister. Ali'nin okuma yazması da yoktur, arkadaşlarından yardım ister ve hep beraber başlarlar yazmaya. Ali söyler arkadaşları yazar:
-Sevgili anne babacığım.Ellerinizden öperim ben burada çok iyiyim, beni merak etmeyin, diye başlar. Kız kardeşini, kendinden bir küçük erkek kardeşini sorar, köyündekilerin burnunda tüttüğünü yazdırır. Kendilerini merak etmemesini kendileri var oldukça düşmanın bir adım bile ilerleyemeyeceğini yazdırır.
Gururla mektubu bitirir neden sonra aklına gelir ve yazının sonuna anasına NOT düşer: (Ali’nin kendisinden hemen sonra askere gelecek bir kardeşi daha vardır.)
-Anacağım kafama kına yaktın burada komutanlarım ve arkadaşlarım benle hep dalga geçtiler sakın kardeşim Ahmet’e de yakma onla da dalga geçmesinler, der ellerinden öptüm, diye bitirir.
Aradan zaman geçer. İngilizler kati netice almak için tüm güçleriyle Gelibolu'ya yüklenirler. Bu cepheyi savunan erlerimiz teker teker şehit düşmüşlerdi. Bunlara takviye olarak giden yedek kuvvetlerde yeterli olmamış onların sayıları da epey azalmıştı. Gelibolu düşmek üzereydi.
Kınalı Ali’nin komutanı da olayı görüp yerinde duramıyordu. Kendisinin bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Onlar yeni gelmişti. Onlara, insan bedeninin sungu ve mermilerle orak gibi biçildiği bu yere dua ediyordu. Komutanların bu düşünceli halini gören ve durumun vahametini bilen Kınalı Ali ve arkadaşları komutanlarına yalvar yakar oraya gitmek istediklerini söylediler. Komutanları onları ölüme gönderdiğini bile bile çaresiz gönderdi.
Kınalı Ali'nin bölüğünden kimse sağ kalmaz hepsi şehit olmuştur. Aradan zaman geçer. Kınalı Ali'nin ailesine yazdığı mektubun cevabı gelir. Komutanları buruk ve gözleri dolu dolu mektubu açıp okumaya karar verirler. (Bu mektubun aslı Çanakkale Müzesi’nde sergilenmektedir.)
Ali'nin Babası anlatır.
-Oğlum Ali, nasılsın, iyi misin ? Gözlerinden öperim, selam ederim, dedikten sonra, öküzü sattık paranın yarısını sana, yarısını da cepheye gidecek kardeşine veriyoruz. Şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum, zaten artık zahireye de fazla ihtiyacımız olmadığı için yorulmuyorum da, siz sakın bizi merak etmeyin, bizi düşünmeyin, der. Köyü akrabalarını anlatır ve mektubu bitirir. Ali ananın da sana diyeceği bir şey var.
Ali'nin Anasını anlatır:
-Oğlum Ali yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler. Kardeşime de yakma demişsin, kardeşine de yaktım, komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga geçmesinler, bizde 3 şeye kına yakarlar :
1-Gelinlik kıza, gitsin ailesine çocuklarına kurban olsun diye .
2-Kurbanlık koça, 
Allah'a kurban olsun diye.
3-Askere giden yiğitlerimize,
vatana kurban olsun diye...
Gözlerinden öper selam ederim Allah’a emanet olun.
Mektubu okuyan Ali’nin komutanı ve diğerleri hıçkıra hıçkıra ağlamaktadırlar...

****  BURNUNDAN KIL ALDIRTMAK ****

Osman Efendi bir sabah müthiş bir başağrısıyla uyanır. İlaç alır geçmez. Bir iki gün bekler, ağrı devam eder. Doktor çağrılır. Doktor muayene eder, ağrı kesiciler verir, gider. Lakin Osman Efendi'nin başağrısı artarak sürer. Üstüne üstlük başağrısının yanısıra gözleri de yaşarmaya başlar. Başka doktorlar çağrılır... Osman Efendi Uşak'ın ileri gelenlerindendir, ağrıyı kesene servet vaat eder. Doktorların hiçbiri ağrıyı durduramadığı gibi sebebini de bulamaz. Ev halkı birbirine karışır, başağrısından geceleri uyuyamayan Osman Efendi'yi İstanbul'a götürmeye karar verirler. İstanbul'da en iyi doktorlar seferber olur. Röntgenler, beyin tomografileri çekilir, testler yapılır...
 
Görünüşe bakılırsa Osman Efendi turp gibidir. Oysa dayanması gittikçe zorlaşan başağrısı ve gözyaşları hayatı çekilmez hale getirmiştir. Ağrı kesici iğnelerle zor ayakta duran Osman Efendi bu defa da apar topar yurtdışına götürülür. O devirde Amerika değil İsviçre moda, Zürih'e gidilir. Haftalarca hastanede kalınır, onlarca profesör konsültasyon yapar, testler tekrarlanır. Sonuç: Efendi'ye teşhis konulamaz.
 
Artık yerinden kalkamayan Osman Efendi'ye ağrı kesici iğneler verilir, altmışlarını süren adamın ülkesine dönüp 'dinlenmesi', daha doğrusu son günlerini evinde-geçirmesi tavsiye edilir. Osman Efendi bitkin, aile perişan. 'Kader' denilir, Uşak'a dönülür.
 
Osman Efendi yayla evinde bir odaya yatırılır ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar. Bir gün, hastanın keyfi gelsin diye, Osman Efendi'nin eski berberi 'Berber Mehmet' çağrılır. Berber yataktan kalkamayan Osman Efendi'yi tıraş ederken, adamcağız derdini anlatır ve ölümü beklediğini söyler. Berber Mehmet bir an düşünür. 'Beyim' der, 'Sakın sizin burnunuzda kıl dönmüş olmasın?' Bir bakar, 'Hah işte' der 'Kıl dönmüş. 'Osman Efendi'nin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker.

Ev halkı Osman Efendi'nin köyü ayağa kaldıran çığlığıyla odaya koşar. Berber Mehmet, Osman Efendi'nin elinden zor alınır ve cımbızın ucunda tuttuğu yirmi santimlik kılla kapı dışarı edilir. Osman Efendi'nin kanayan burnuna pansumanlar yapılır, kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam tekrar yatağına yatırılır.

Ertesi sabah Osman Efendi aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması geçmiştir. Başağrısından ise eser kalmamıştır. Dönen kılın sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ıstıraplara yol açtığını doktorlar ancak o zaman keşfeder. Çözümün bu kadar basit olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir.

Sapasağlam ayağa kalkan Osman Efendi, Berber Mehmet'i çağırtır ve ona bir servet bağışlar.
 
 Şimdi bu gerçek hikayeyi niye anlattık?
 1. Birçok konuda Berber Mehmet efendilerin fikirleri var, dinlemek gerek...
 2. Bazen büyük sorunların çok basit çözümleri olur...
 3. Burnundan kıl aldırtmayanların başı çok ağrıyabilir...

 

 

****  ACELE KARAR VERMEYİN ****

Öykü ünlü Çin düşünürü Lao Tzu'nun zamanında geçer... Lao Tzu bu öyküyü çok sever, anlatırmış...

Köyün birinde yaşlı bir adam varmış. Çok fakir... Ama kral bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki... Kral at için ihtiyara neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış... 'Bu at, bir at değil benim için. Bir dost. İnsan dostunu satar mı?' dermiş hep...

Bir sabah kalkmışlar ki, at yok... Köylü ihtiyarın başına toplanmış. 'Seni ihtiyar bunak! Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın' demişler. İhtiyar 'Karar vermek için acele etmeyin' demiş. Sadece 'At kayıp' deyin. Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.' Köylüler ihtiyara kahkahalarla gülmüşler.

Aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş... Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler. 'Babalık' demişler. 'Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için. Şimdi bir at sürün var.' 'Karar vermek için gene acele ediyorsunuz' demiş ihtiyar. 'Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç... Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?' Köylüler bu defa açıktan ihtiyarla dalga geçmemişler ama, içlerinden 'Bu herif sahiden gerzek' diye geçirmişler.

Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara... 'Bir kez daha haklı çıktın' demişler. 'Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun  süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın' demişler. İhtiyar 'Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz' diye cevap vermiş. 'O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar... Ama acaba ne kadar doğru? Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.'

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş, giden

gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler. 'Gene haklı olduğun kanıtlandı' demişler. 'Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.' 'Siz erken karar vermeye devam edin' demiş, ihtiyar. 'Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.'

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlarmış:

'Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.'

 

 

****  BÜYÜK TAŞLAR ****

Biraz sonra okuyacağınız gerçek hikâye Kellog Business School'da (Northwestern Üniversitesi) İş İdaresi master öğrencileri ile Zaman Yönetimi dersi profesörü arasında geçer:

Profesör sınıfa girip karşısında duran dünyanın en seçilmiş öğrencilerine kısa bir süre baktıktan sonra, "Bu gün Zaman Yönetimi konusunda deneyle karışık bir sınav yapacağız" dedi.

Kürsüye yürüdü, kürsünün altından kocaman bir kavanoz çıkarttı.Arkadan,kürsünün altından bir düzine yumruk büyüklüğünde taş aldı ve taşları büyük bir dikkatle kavanozun içine yerleştirmeye başladı. Kavanozun daha başka taş almayacağına emin olduktan sonra öğrencilerine döndü ve

"Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu.

Öğrenciler hep bir ağızdan "Doldu" diye cevapladılar.

Profesör "Öyle mi?" dedi ve kürsünün altına eğilerek bir kova mıcır çıkarttı. Mıcırı kavanozun ağzından yavaş yavaş döktü. Sonra kavanozu sallayarak mıcırın tasların arasına yerleşmesini sağladı. Sonra öğrencilerine dönerek bir kez daha

"Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu. Bir öğrenci;

"Dolmadı herhâlde" diye cevap verdi.

"Doğru" dedi profesör ve gene kürsünün altına eğilerek bir kova kum aldı ve yavaş yavaş tüm kum taneleri taşlarla mıcırların arasına nüfuz edene kadar döktü. Gene öğrencilerine döndü ve

"Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu.

Tüm sınıftakiler bir ağızdan "Hayır" diye bağırdılar.

"Güzel" dedi profesör ve kürsünün altına eğilerek bir sürahi su aldı ve kavanoz ağzına kadar doluncaya dek suyu boşalttı. Sonra öğrencilerine dönerek:

 "Bu deneyin amacı neydi" diye sordu.

Uyanık bir öğrenci hemen "Zamanımız ne kadar dolu görünürse görünsün, daha ayırabileceğimiz zamanımız mutlaka vardır" diye atladı.

"Hayır" dedi profesör, bu deneyin esas anlatmak istediği "Eger büyük taşları baştan yerleştirmezsen küçükler girdikten sonra büyükleri hiç bir zaman kavanozun içine koyamazsın" gerçeğidir".

Öğrenciler şaşkınlık içinde birbirlerine bakarken profesör devam etti: "Nedir hayatınızdaki büyük taşlar? Çocuklarınız,eşiniz,sevdikleriniz, arkadaşlarınız,eğitiminiz, hayâlleriniz, sağlığınız, bir eser yaratmak, başkalarına faydalı olmak,onlara bir şey öğretmek! Büyük taşlarınız belki bunlardan birisi, belki bir kaçı, belki hepsi. Bu akşam uykuya yatmadan önce iyice düşünün ve sizin büyük taşlarınız hangileridir iyi karar verin.Bilin ki büyük taşlarınızı kavanoza ilk olarak yerleştirmezseniz hiç bir zaman bir daha koyamazsınız, o zaman da ne kendinize,ne de çalıştığınız kuruma, ne de ülkenize faydalı olursunuz. Bu da iyi bir iş adamı,gerçekte de iyi bir adam olamayacağınızı gösterir".

Profesör, ders bittiği halde konuşmadan oturan öğrencileri sınıfta bırakarak çıktı...
 

myspace martilar.gif

****  KALBİMİN SAHİBİ ****

Genç kız feci bir hastalığın pençesinde kıvranıyordu. Yaralı kalbi artık bu dünyaya daha fazla dayanamamaya başlamıştı. Çok zengin olan ailesi tüm gazetelere, kalp nakli için ilân vermişlerdi... Canını feda edecek birini arıyorlardı... Genç kız ise her gün hastane odasında biraz daha solmaktaydı.

Yine yalnızdı odasında, gözü yaşlı, boynu bükük ölümü bekliyordu... Gözlerini kapadı, bu küçük odada gözyaşı dökmekten bıkmıştı... Yine de engel olamadı pınar gibi çağlayan gözyaşlarına. Sevdiği geldi aklına, fakir ama onu seven sevgilisi... Her gün aynı şeyleri düşünüyor, anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu...

"Param yok ama sana verebileceğim sevgi dolu bir kalbim var" demişti delikanlı... Genç kızda zaten başka birşey istemiyordu...Sevgiye muhtaç biri, sevdiğinin sevgisinden başka ne isteyebilirdi ki... Ama olmamıştı işte, dünyalar kadar olan sevgilerinin arasına, o lanet olasıca para girmeyi bilmiş, onları ayırmıştı... İşte paranın geçmediği zamanlara gelmişlerdi... Ne önemi vardı artık? Şu son günlerinde, sevdiği yanında olsa yeterdi...

Ayrılıklarından bu yana beş bitmeyen, çile dolu yıl geçmişti...Her günü zehir, her günü hüsran... Ama genç kız hep sevgisini yüreğinde taşımış, kalbini kimseyle paylaşmamıştı. Sevdiğini düşündü işte o an.. Acaba o neler yapmıştı bu kadar sene boyunca.. Kimbilir kiminle evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı... Gözlerinden bir damla yaş daha damladı kurumuş, bitmiş ellerine. Ellerine baktı, bir zamanlar ellerinin, elerini tuttuğunu hayal edip, her gün saatlerce ellerini seyrederdi... En çok da saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş,  koklamıştı onları. Her bir tanesi koptuğunda, kalbine bir ok daha saplanıyordu. Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Belki sevdiği yanında olsa, kalbi bu kadar yorulup, veda etmezdi yaşama... Zaten artık ölüm umrunda değildi genç kızın. Sevdiğinden ayrı yaşamanın ölümden ne farkı vardı ki...

Tekrar o geldi aklına... Keşke keşke yanımda olsa dedi. Son bir kez elini tutsa yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça ebediyen gözlerini kapatabilirdi artık... Gözleri pınar gibi çağlamaya başladı. Sevdiğini son bir kez göremeden ölmek istemiyordu.. Ufak da olsa ondan bi hatırasını almadan bu dünyadan göçmek istemiyordu... Sevdiği, kimbilir kiminle beraberdi? Kendi, sevgi dolu kalbini kimseyle paylaşmayı düşünmemişti bile ama acaba o paylaşmış mıydı? Onun sevgisini
silmiş atmış mıydı acaba kalbinden? İçi birden nefretle doldu. Üstüne büyük bir ağırlık çöktü. Onu düşündükçe her dakikasının zehir olması artık çok daha ağır geliyordu genç kıza... Ölmek istedi, artık yaşamak istemiyordu bu dünyada...
Ama sevdiğinden bir hatıra almadan ölmeyeceğine and içmişti.

Tekrar gözlerini açtı. Kimbilir belki de sevdiği onu unutmuştu.. Bu düşünceler içinde daldı... Birden babası girdi odaya, kızına kalp nakli için bir gönüllü bulduklarını müjdeleyecekti. Fakat genç kız çoktan uykuya dalmıştı... Bir meleği andıran masum yüzü, sevdiğinin özleminden sırılsıklamdı...

O gece biri gözlerini dünyaya kapadı, genç kız ameliyata alındı. Tekleyen ve görevini yerine getirmeyen kalbi değiştirilmişti. Bir hafta sonra tekrar gözlerini açtı dünyaya genç kız. Ama dünya daha farklı geldi ona. Sanki bir şeyler eksikti...

Aradan aylar geçmiş genç kız artık iyice iyileşmişti. Ama içindeki burukluğu bir türlü atamıyordu. Sevdiği aklına gelince kalbi eskisinden daha çok sızlıyordu... Bir kere, bir kere görebilsem diye mırıldandı... Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Yeni kalbi onu iyileştirmişti ama nedense her gece aniden hızlanıyor, onu uykusundan uyandırıyor ve sanki yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlıyordu... Genç kız bir anlam veremediği bu durumu doktora anlatmıştı ama ameliyatı kolay değildi, bir aya kalmadan geçer demişti doktor.

Aylar geçmişti ama hâlâ aynıydı durum. Çiçeklerinin yanına gitti. Her gün onlarla saatlerce dertleşiyor, zaman zaman ağlıyordu onlara.. En çok kan kırmızısı gülünü seviyordu. Çünkü kırmızı gülün onun için yeri apayrı idi. O da genç kızla beraber gülüyor, onunla beraber ağlıyordu. Onu sevdiği gibi görüyordu genç kız. Ve gülünü sevdiğini ilk gördüğünde ona hediye edeceğine dair yemin etmişti. Başka türlü paylaşamazdı gülünü kimseyle...

Kapı çaldı aniden. Kapıyı açtı ama kimse yoktu. Gözü yerdeki beyaz zarfa ilişti. Yavaşça eğilip zarfı yerden aldı. Birden kalbi deli gibi atmaya başladı. Ne olduğunu anlayamıyordu. Zarfın üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardı. Zarfı açtı, içinden beyaz bir kağıda yazılmış bir mektup çıktı. Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Onun kokusu vardı kağıtta. Evet, onun kokusu vardı. Yıllar yılı özlemini çektiği, yanında olabilmek için canını bile verebileceği sevdiğinin kokusu vardı mektupta... Başı dönmeye başladı. Koltuğuna geçip oturdu yavaşça... Kağıdı açtı ve elleri titreyerek okumaya başladı.

"Sevgilim, senden ayrıldıktan sonra, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını bildiğimden dolayı, ne bir kimseyi sevebildim, nede kimseye bakabildim... Her günüm diğerinden daha zor geçti, çünkü her gün özlemin daha da artıyordu...

Sana kitapları dolduracak kadar şiirler yazdım. Her biri diğerinden daha da hüzünlüydü. Yazdım, okudum, ağladım... Her gün yazdım, her gün okudum, senelerce ağladım... Her gece seni düşündüm sabahlara kadar, her gece senin yanında olmayı istedim. Ve her gece sensizliğe lanet ettim, uykuları haram ettim kendime, sensiz olmanın acısını gözlerimden çıkardım... Ve bir gün her şeyi değiştirecek bir fırsat çıktı önüme. Bunu fırsatı değerlendirmeyip, kendime haksızlık edemezdim. Ve değerlendirdim... Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye... Ama tam tersi oldu. Seni daha çok özlüyorum artık...

Senden çok uzaklardayım belki ama yine de seni görmek için uzaklardan gelebiliyorum. Hem de her gece...Seni seviyor, seyrediyor ve eğilip sen uyurken yanağına bir öpücük konduruyorum.. Bazen gözlerini açıp bakıyorsun, geldiğimi bildiğini sanıyorum ama yine o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Yarın birbirimizi sevmemizin altıncı senesi... Hep ben geldim şimdiye kadar senin yanına, yarın da sen gel olur mu sevgilim.. Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettiğim, kalbime iyi bak olur mu? Çünkü göz yaşlarımla, adını yazdım ona... Seni senden bile çok seven bir sevgi var kalbinin içinde unutma. Kırmızı gülü de unutma olur mu? Seni Seviyorum, Yanıma Gelinceye Kadar da Seveceğim..." SEVGİLİN

 

martilar.gif

****  PAPATYA İLE MİNİK KELEBEĞİN HİKAYESİ ****

Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış. Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde, kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış. Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da, rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.

Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış. Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye. Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını bilememiş. içinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş. Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.

"Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza gelmek istedim.". Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve "Merhaba" demiş, "bende yalnızlıktan sıkılmıştım zaten.". Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini, nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.

Papatyada ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş. Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı güneşin yakıcı ışınlarından korumuş.

Minik kelebek papatyayı çok sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış. Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret edipte bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan, incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatyada kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini. Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana, ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.

Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya dönmüş ve "Üzgünüm, ama senden ayrılmam gerekecek" demiş. Papatya buna bir anlam vermemiş. "Neden" demiş. "Yoksa benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis, sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."

Papatya bu duruma çok üzülmüş. Ama yapacak bir şey yokmuş zaten. Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Sevi seviyorum" diyebilmiş ancak.

Papatya donakalmış. Sadece "Bende..." diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş. içinden "Keşke onunda beni sevdiğini bilseydim. Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş. Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş, sonra da dökülmeye başlamış.

Her düşen yaprakta papatya, içinden "seviyormuş" diye geçirmiş.

İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar, sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:

Seviyor mu? Sevmiyor mu diye...
 

 

martilar.gif

****  BİR DOST NASİHATI ****

Japonya'da bir çocuk 10 yaşlarındayken trafik kazası geçirmiş ve sol kolunu kaybetmiş. Oysa çocuğun büyük bir ideali varmış. Büyüyünce iyi bir  judo ustası olmak istiyormuş. Sol kolunu kaybetmekle birlikte, bu hayali de yıkılan çocuğunun büyük bir depresyona girdiğini gören babası, Japonya’nın ünlü bir Judo ustasına gidip yapılacak bir şeyin olup-olmadığını sormuş. Hoca:
- Getir çocuğu bir bakalım, demiş.
Ertesi gün baba-oğul varmışlar hocanın yanına. Hoca çocuğu süzmüş ve
-Tamam, yarın eşyalarını getir, çalışmalara başlıyoruz demiş.
Bir sonraki gün çocuk geldiğinde hocası ona bir hareket göstermiş ve "Bu hareketi çalış" demiş.
Çocuk bir hafta ayni hareketi çalışmış. Sonra hocasının yanına gitmiş ve "Bu hareketi öğrendim başka hareket göstermeyecek misiniz?" diye sormuş. Hocanın cevabı:
-Çalışmaya devam et olmuş...
2 ay, 3 ay, 6 ay derken çocuk okuldaki bir yılını doldurmuş. Çocuk bu bir yıl boyunca hep o ayni hareketi tekrarlamış. Hocanın yanına tekrar gitmiş:
- Hocam bir yıldır ayni hareketi yapıyorum bana başka hareket göstermeyecek misiniz?
- Sen ayni hareketi çalış oğlum. Zamanı gelince yeni harekete geçeriz.
2 yıl ,3 yıl, 5 yil derken çocuk judodaki 10.yılını doldurmuş.
Bir gün hocası yanına gelip;"Hazır ol! Seni büyük turnuvaya yazdırdım. Yarın maça çıkacaksın!" demiş. Delikanlı şok  olmuş.. Hem sol kolu yok hem de judo da bildiği tek hareket var. Ünlü judocuların katıldığı turnuvada hiçbir sansının olmayacağını düşünmüş ama hocasına saygısından ses çıkarmamış.
Turnuvanın ilk günü delikanlı ilk müsabakasına çıkmış. Rakibine bildiği tek hareketi yapmış ve kazanmış. Derken, ikinci , üçüncü maç... çeyrek, yari final ve final... Finalde delikanlının karsısına ülkenin son on yılın yenilmeyen şampiyonu çıkmış. Tam bir üstat… Delikanlı dayanamayıp hocasını yanına koşmuş,
 -“Hocam hasbelkader buraya kadar geldik ama rakibime bir bakın hele. Bende ise bir kol  eksik ve bildiğim tek bir hareket var. Bu kadar bana yeter. Bari çıkıp da rezil olmayayım. İzin verin turnuvadan çekileyim.” demiş. Hocası:
- “Olmaz, kendine güven, çık ve dövüş. Yenilirsen de namusunla yenil” demiş.  
Çaresiz çıkmış müsabakaya. Maç başlamış. Delikanlı yine bildiği o tek hareketi yapmış ve
tak! Yenmiş rakibini şampiyon olmuş. Kupayı aldıktan sonra hocasının yanına koşmuş:
-Hocam nasıl oldu bu is? Benim bir kolum yok ve bildiğim tek bir hareket var. Nasıl oldu da ben kazandım?
-Bak oğlum 10 yıldır o hareketi çalışıyordun. O kadar çok çalıştın ki, artık yeryüzünde o hareketi senden daha iyi yapan hiç kimse yok bu bir. İkincisi de o hareketin tek bir karsı hareketi vardır. Onun için de rakibinin senin sol kolundan tutması gerekir!


Sonsöz;
”İnsanların eksiklikleri, ayni zamanda bazen en güçlü tarafları olabilir...”

 

martilar.gif

****  NEREDEN NEREYE ****

İskoçya’da yoksul mu yoksul bir çift yasardı. Fleming'di adı.
Günlerden bir gün tarlada çalışırken bir çığlık duydu. Hemen sesin geldiği yere koştu.
Bir de baktı ki beline kadar bataklığa batmış bir çocuk, kurtulmak için çırpınıp duruyor.
Çocukcağız bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Çiftçi çocuğu bataklıktan çıkardı ve acili bir ölümden kurtardı.
Ertesi gün Fleming'in evinin önüne gelen gösterişli arabadan şık giyimli bir aristokrat indi.
Çiftçinin kurtardığı çocuğun babası olarak tanıttı kendini.Oğlumu kurtardınız, size bunun karşılığını vermek istiyorum'' dedi.
Yoksul ve onurlu Fleming ''Kabul edemem!'' diyerek ödülü geri çevirdi. Tam bu sırada kapıdan çiftçinin küçük oğlu göründü.
''Bu senin oğlun mu?'' diye sordu aristokrat.
Çiftçi gururla ''Evet!'' dedi.
Aristokrat devam etti: ''Gel seninle bir anlaşma yapalım. Oğlunu bana ver iyi bir eğitim almasını sağlayayım. Eğer karakteri babasına benziyorsa ilerde gurur duyacağın bir kişi
olur.''
Bu konuşmalar sonunda Fleming'in oğlu aristokratın desteğinde eğitim gördü.
Aradan yıllar geçti.
Çiftçi Fleming'in oğlu Londra'daki St. Mary's Hospital Tıp Fakültesi'nden mezun oldu ve tüm dünyaya adını penisilini bulan Sir Alexander Fleming olarak duyurdu. Bir süre sonra aristokratın oğlu zatürreeye yakalandı.
Onu ne mi kurtardı?
Penisilin!
Aristokratın adı: Lord Randolp Churchill.
Oğlunun adı: Sir Winston Churchill.
Kurtaran doktor: Çiftçinin oğlu Sir Alexander Fleming.


Paraya gereksiniminiz yokmuş gibi çalısın.
Hiç acı çekmemiş gibi sevin.
Hiçbir şey beklemeden verin.
Karşılığı nasıl olsa gelecektir...

 

****  ÇİÇEK İLE SUYUN HİKAYESİ ****

Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.

İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için.

Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan çi içine sığmaz artık ve anlar ki, su'ya aşık olmuştur.

İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar, "Sırf senin hatırın için ey su" diye...

Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı birşeyler hissetmeye başlamıştır. Çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.

Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek acaba "Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar. Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek,alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.

Çiçek, suya "Seni seviyorum der. Su, "Ben de seni seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek yine "Seni seviyorum" der. Su, yine "Ben de" der. Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler...

Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum." der.

Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum." der ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin. Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine...

Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben, gerçekten seviyorum." Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır nedir sorun diye...Doktor gelir ve muayene eder çiçeği. Sonra şöyle der doktor: "Hastanın durumu ümitsiz artık elimizden birşey gelmez."

Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir bakar suya ve der ki: "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum... Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için" der.

Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece "Seni seviyorum" demek yetmemektedir...

****  NOEL ARMAĞANI  ****

Tam bir dolar seksen yedi senti vardı. O kadar, ne bir sent eksik, ne bir sent fazla!.. Bunun da altmış senti peniden ibaret ufaklıktı. Bu penileri teker teker bakkal, kasap, manavla çekişe çekişe pazarlık ederek ve her defasında satıcıların cimrilik suçlamaları karşısında utancından kıpkırmızı kesilerek biriktirmişti. Della paraları üç kez saydı. Bir dolar seksen yedi sent, o kadar! Oysa ertesi gün Noel'di.

  Kendini odadaki partal divanın üzerine atıp hıçkıra hıçkıra ağlamaktan başka çare yoktu. Della da böyle yaptı. Bu durumu bizi yaşamın hıçkırıktan, burun çekmekten ve gülümsemekten ibaret olduğu gibi felsefi düşüncelere yönlendiriyor.

  Burun çekmenin öbürlerine üstün geldiğini de elbet kabul ediyoruz.

  Bayan, birinci sahneden yavaş yavaş ikinciye doğru çekilirken evi şöyle bir gözden geçiriverin. Haftada sekiz dolara tutulmuş mobilyalı bir apartman! Betimlemeye değer bir durumu yok. Tam bir yoksul evi!

  Aşağıda girişte, içine tek bir zarf sığdırmaya olanak olmayan bir mektup kutusuyla hiçbir ölümlü elin asla çalmayı başaramayacağı bir zil vardı. Kapıda da "Mr. James Dillingham Young" adını taşıyan bir kart asılıydı.

  "Dillingham" adını, sahibinin haftada otuz dolar kazandığı bolluk döneminde ortaya atmışlardı. Kazanç haftada yirmi dolara inince "Dillingham" pek donuk bir görünüş almıştı. Adeta kendini alçakgönüllü bir D. harfiyle belirtmeyi düşünüyor gibiydi. Bu böyle olmakla birlikte, Mr. James Dillingham eve geldiği vakit size biraz önce Della diye tanıttığımız karısı kendisine "Jim" diye seslenir, boynuna sarılarak onu bağrına basardı.

  Gözyaşları dindikten sonra Della eline bir ponpon alarak yüzünü pudraladı. Pencerede durarak apartmanın o iç karartan arka avlusundaki bulut rengi parmaklığın üzerinde yürüyen bulut rengi kediyi aptal aptal seyretti. Ertesi günü Noel'di. Jim'e bir armağan alabilecek yalnızca bir dolar seksen yedi senti vardı. Bu penileri aylardan beri birer birer biriktirmişti. Oysa şimdi hiçbir işe yaramadıklarını görüyordu. Haftada yirmi dolarla pek bir şey yapmaya olanak yoktu. Giderleri sandığından çok oluyordu. Zaten her zaman öyle olur! Şimdi Jim'e armağan alacak yalnızca bir dolar seksen yedi senti vardı. Sevgili Jimine güzel bir şey almak konusunda düşler kurarak birçok mutlu an yaşamıştı. Güzel, ender, parlak bir şey, Jim'in olma onuruyla az çok uyumlu bir armağan.

  Odanın pencereleri arasında bir boy aynası vardı. Sekiz dolarlık dairelerde belki siz de böyle bir ayna görmüşsünüzdür. Narin ve çevik bir insan, karşılıklı iki pencere camının içindeki dikey yansımalara dikkat ederek görünüşü üzerine oldukça doğru bir kanı edinebilir. İnce yapılı Della da bunu iyi beceriyordu.

  Pencereden uzaklaşarak kendini aynanın önüne attı. Gözleri pırıl pırıl yanıyordu, ama yirmi saniye içinde rengi uçuvermişti. Saçlarını çözerek omuzlarının üzerine döktü.

  James Dillingham Young ailesinin övündükleri iki şeyleri vardı. Birisi Jim'e babasından geçen ve aslında büyük babasının olan altın saat; öbürüyse Della'nın saçları idi. Apartmanın hava deliğinin karşı yanında Saba Melikesi otursaydı Della, kraliçenin mücevherlerini değerden düşürmek amacıyla, o güzel saçlarını pencereden dışarı sarkıtırdı. Hazreti Süleyman apartmanın kapıcısı olsa ve bütün servetini, elmaslarını, bodrumda bulundursaydı, Jim yaşlı adamı kıskandırıp hasetle sakalını kaşıttırmak için önünden her geçişinde cebindeki saati çekip bakar gibi yaparak gösterirdi.

  Della'nın saçları altın renkli bir çağlayan gibi parlayarak ve dalgalanarak dizlerine kadar döküldü ve bir giysi gibi vücudunu örttü. Bununla birlikte Della, saçlarının uzun süre böyle kalmasına izin vermedi. Sinirli ellerle hemen topladı. Sonra bir an için durdu. Duraksar gibi oldu. Yerdeki kırmızı tüyleri dökük halıya bir iki damla gözyaşı aktı.

  Della, gözlerinin yaşı kurumadan kahverengi ceketini kapıp aynı renkteki şapkasını başına geçirdiği gibi, eteklerini savurarak kapıdan fırladı. Merdivenleri inip sokağa çıktı.

  Üzerinde "Mm. Sofronie. Her tür saç gereçleri" yazısı bulunan bir tabelanın önünde durdu. Bir atılışta kendini yukarda buldu. İri yarı, süt beyaz, soğuk bir kadın olan Madam Sofronie'ye, soluk soluğa:

  - Saçlarımı alır mısınız? diye sordu.

  Madam:

  - Saç alırım ama şapkanı çıkar da bir bakalım, yanıtını verdi. Della altın renkli, çağlayana benzeyen saçlarını döküverdi.

  Madam, saçları pişkin bir alıcı eliyle bir yokladıktan sonra:

  - Yirmi dolar, dedi.

  Della:

  - Peki. Derhal, yanıtını verdi.

  Ondan sonraki iki saati pembe bir bulut üstünde uçar gibi sevinçle nasıl geçirdiğini bilmiyordu. Edebiyat bir yana, Jim için istediği armağanı bulmak isteğiyle dükkânların altını üstüne getiriyordu.

  Sonunda bulabildi. Özellikle Jim için yapılmış bir şey! Dükkân dükkân gezmiş, hiçbirinde buna benzer bir şey görmemişti. Platin bir saat zinciri. Değeri, fazla gösterişli süslerde değil, deseninin yalınlığında ve kibarlığındaydı.

  Bütün iyi şeyler böyle olmalıdır. Zincir Jim'in o benzersiz saatine yaraşacak kadar güzeldi. Della ilk bakışta kararını verdi. Zincir tıpkı Jim gibiydi. Gösterişsiz, fakat değerli. Kocasını da, zinciri de aynı biçimde betimlemek mümkündü. Yirmi bir dolar verdi. Bu zinciri taktıktan sonra Jim artık, saatine nerede olsa bakabilir, daha doğrusu bakmaya heveslenebilirdi. Oysa, şimdi o benzersiz saate, bir kayışa asılı olduğundan hep gizleyerek bakıyordu.

  Eve döndükten sonra Della'nın sarhoşluğu biraz geçti. Aklı başına gelerek sakıngan davranmayı düşündü. Saç maşalarını çıkartarak havagazını yaktı. Ve aşkla cömertliğin birleşmesinden doğan yıkımı onarmaya koyuldu. Sayın dostlar, burun kıvırıp geçmeyin. Bu her zaman çok büyük bir iştir. Korkunç bir iş!

  Kırk dakika içinde saçları okul kaçağı bir çocuk kafası gibi kıvrım kıvrım olmuştu. Della aynadaki yansımasını eleştirici bir bakışla uzun uzadıya ve dikkatle seyretti.

  Kendi kendine:

  - Jim bu halimi görüp de ilk bakışta öldürmezse iyi. Tiyatro kızlarına benzetecek, ama ne yapayım. Bir dolar seksen yedi sente ne alınabilirdi ki!.. dedi.

  Yedi buçukta kahve pişirilmişti. Tava da, sobanın arkasına yerleştirilerek ısıtılmış olan pirzolaları kızartmak üzere hazırlanmıştı.

  Jim, hiç geç kalmazdı. Della zinciri avcuna alarak kapının yanındaki masanın başına oturdu. Kocasının, merdivenlerin ilk basamağındaki ayak seslerini duyunca bembeyaz oldu. Gündelik, en basit şeyler için dua etmeyi huy edinmişti.

  - Büyük Tanrım! Yalvarırım sana, ne olur, saçlarımı beğendir, diye mırıldandı.

  Jim kapıyı açtı ve içeri girip arkasından kapadı. Zayıf ve pek ciddi bir görünüşü vardı. Zavallı, henüz yirmi iki yaşında aile yükü taşıyordu. Yeni bir pardesüye gereksinimi vardı, ellerinde eldiven yoktu.

  Odaya koku almış bir av köpeği gibi çevresine kayıtsız bir biçimde bakınarak girdi. Gözleri Della'ya dikilmişti. Della bu dik bakışların anlamını çıkaramayarak korktu. Bu bakışlar ne şaşkınlık, ne öfke, ne dehşet, ne beğenmemezlik, yani genç kadının hazırlandığı duygulardan hiçbirini taşımıyordu. Jim, yüzünde o garip anlatımla bakışlarını karısına dikmiş yalnızca bakıyordu.

  Della masanın yanından kıvrılarak yaklaştı.

  - Jim, şekerim, ne olursun öyle bakma, diye yalvardı. Saçımı kesip sattım. Noel'i sana armağan almadan geçiremezdim, ölürdüm. Ne olacak, yine büyür. Bağışlıyorsun, değil mi? Ne yapayım başka çare yoktu. Saçlarım çabuk büyür. Unutalım bunu, haydi Jim, şekerim.

  - Noel'in kutlu olsun de de barışalım. Ne güzel, ne hoş bir armağan aldığımı düşünemezsin, dedi.

  Jim kafasını yoracak kadar düşünüp taşındığı halde bir türlü anlayamamış gibi yavaş yavaş:

  - Saçını mı kestin? dedi.

  Della:

  - Kesip sattım. Bu görünüşümü beğenmedin mi? Eskisi kadar sevmedin mi? Saçsız da yine aynı insan değil miyim, diye yalvardı.

  Jim çevresine merakla baktı. Sonunda aptallaşmış gibi:

  - Saçımı kestim mi dedin, diye yanıt verdi.

  Della:

  - Evet, kesip sattım, diyorum, diye açıkladı. Yavrucuğum, bu akşam Noel! Beni anla, bağışla. Senin uğruna gitti, deyip ciddi bir tatlılıkla:

  - Saçlarımın tellerini belki sayabilirsin ama sana olan sevgimi ölçmek olanaksızdır. Şekerim, pirzolaları ateşe koyalım mı? diye sordu.

  Jim, daldığı düşten uyanır gibi oldu. Dellacığını kollarına aldı. Beş on saniye gözlerimizi nezaket gereği başka bir yöne çevirelim. Önemsiz başka bir sorun üzerinde duralım. Haftada sekiz veya yılda bir milyon dolar olsa ne fark eder sanki? Fakat bir matematikçiye veya herhangi akıllı birine sorsanız size yanlış yanıt verir, doğrusunu bilmez. Çünkü Doğulu bilgelerin İsa'ya getirdiği armağanlar arasında bu sorunun gizini çözecek hikmetin anahtarı yoktu. Ama bu karanlık noktayı biz ilerde aydınlatacağız.

  Jim, pardesüsünün cebinden bir paket çıkararak masanın üstüne attı.

  - Dellacığım, aldanıyorsun. Saçını nasıl kesersen kes, hiç fark etmez. Sana olan sevgimde hiç değişiklik yapmaz. Paketi açarsan birdenbire neden afalladığımı anlarsın, dedi.

  Della beyaz parmaklarıyla kâğıdı yırtıp ipleri kopararak paketi açtı. Açmasıyla çığlığı basması bir oldu.

  Gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Bu durum evin erkeğini, bütün avutma yeteneğini kullanmak zorunda bıraktı.

  Paketten Della'nın Broodway'de bir vitrinde görüp uzun süredir düşlediği taraklar çıkmıştı. Kaplumbağa kabuğundan yapılmış elmas kenarlı o güzel taraklar işte önündeydi. Renkleri de saçlarına ne kadar uyuyordu. Pahalı olduklarını bildiğinden hiç umuda kapılmadan beğenmiş ve istemişti. Hiç beklemediği olmuştu. Ama ne çare ki onca istediği bu canım tarakları süsleyecek lüleler gitmişti.

  Della sonunda kendini toplayarak kocasının getirdiği armağanları bağrına bastı. Gülümseyerek kocasına baktı.

  - Şekerim, saçım pek çabuk uzar, deyip tüyleri tutuşan bir kedi gibi yerinden fırlayarak:

  - Ay unutuyordum, diye bağırdı.

  Jim alınan güzel armağanı görmemişti. Della avucunu açarak sevinçle kocasına uzattı. Bu değerli, fakat donuk maden genç kadının ruhundaki ateşin yansımasıyla parlar gibi oldu.

  - Şekerim, güzel değil mi? Bütün kenti altüst ettikten sonra bulabildim. Saatini ver bakalım nasıl yakışacak, dedi.

  Jim, Della'nın dediğini yapacak yerde kendini sedire attı. Ellerini başının arkasına koyarak gülmeye başladı.

  - Della sevgilim, Noel armağanlarımızı bir yanakoyup bir süre saklayalım. Bugünkü durumumuza uygun değil.  Bu tarakları almak için saati sattım...

 

Ancak, üzülmediler. Çünkü; önemli olan tek şey vardı sevgileriydi. o da ne satılır ne de satın alınabilirdi...

 

****  GERÇEK DOST  ****

Çok içten iki dost ve arkadaşlardı. Fakat bir tanesi çok kurnaz, atılgan ve hareketli, öbürüyse çok saf, dürüst ve sessizdi.
Bir gün kurnaz olan arkadaş, diğer arkadaşın yanına giderek işlerinin bozulduğunu söyler ve kendisinden para ister.
Yakın dostu onu hiç kırmaz ve elindeki tüm parayı arkadaşına verir.
Arkadaşı bu parayla işlerini düzeltir.
Bir süre sonra kurnaz olan yine arkadaşının yanına gider ve arkadaşının evlenmek üzere olduğu nisanlısını çok beğendiğini ve kendisine vermesini ister.
Arkadaşı çok şaşırır, ne diyeceğini bilemez.
Ama aralarında o denli güçlü bir sevgi vardır ki arkadaşına hayır diyemez, nişanlısını arkadaşına verir.
Süreçle saf olanın işleri bozulur ve birden arkadaşı aklına gelir (ben ona sıkıştığında iyilik yapmıştım diyerek) arkadaşının işyerine gider ve kendisine çalışması için iş vermesini ister.
Arkadaşı ona iş vermez.
Bizimki pişmanlık ve üzüntü içinde geri döner ama yinede arkadaşına kızamaz.
Bir gün sokakta dolaşırken yanına hasta ve yaşlı bir adam yaklaşır.
Yoksul olduğu için ilaç alamadığını söyler.
Bizimki yaşlı adamcağıza acır, istediği ilaçları alır ve adamcağıza verir.
Kısa bir süre sonra yaslı adamın öldüğünü duyar.
Yaslı adam çok zengindir ve tüm mirasını kendisine bırakmıştır.
Saf adam artık zengindir.
Biraz da sevdiği dostuna olan kırgınlığıyla dostunun işyerinin karşısında bir ev alır ve oraya yerleşir.
Bir gün evinin kapısını dilenci bir kadın çalar.
Yaşlı kadın çok aç olduğunu, kendisine yemek vermesini ister.
Bizim saf hiç düşünmeden kadını içeri alır karnini doyurur.
Kimsesi olmadığını öğrendiği kadına, kendisinin de yalnız olduğunu söyler ve bu evde birlikte yaşayalım sen evin işlerini ve yemekleri yaparsın der, yaşlı kadın hiç düşünmeden kabul eder.
Bir süre sonra yaşlı kadın bizimkine, kendine uygun bir kız bulup evlenmesini söyler, Bizimki böyle bir kızı nasıl bulacağını, kendisinin tanıdığı olmadığını söyler.
Yaşlı kadın ona uygun bir kız tanıdığını ve kendisiyle görüştürebileceğini söyler.
Görüşmeler sonucunda evlenmeye karar verilir ve düğün davetiyeleri basılır.
Bizimkisi kırgın olmasına karşın çok yakın dostunu yine de unutamamıştır.
Biraz da geldiği konumu görmesi açısından yakın arkadaşına da davetiye gönderir.
Düğün günü gelir çatar.
Saf adam düğün salonunda bir şeyler söylemek isteğiyle mikrofonu alır ve başlar yaşadıklarını anlatmaya:
- Eskiden çok sevdiğim bir dostum vardı .
Bir gün isleri bozulunca benden borç para istedi elimdeki tüm parayı verdim.
Evlenmek üzere olduğum nişanlımı çok beğendiğini söyleyerek benden istedi.
Çok üzülerek onu da kendisine verdim...
Çünkü biz gerçek dosttuk onun üzülmesini istemedim.
İşlerim bozulduğunda onun fabrikasına gittim ve çalışmak için kendisinden iş istedim.
Bana iş vermedi.
Çok üzüldüm, ama yine de arkadaşıma kızmıyorum..
Çünkü biz gerçek dosttuk.
Bu konuşma üzerine kurnaz olan arkadaşı daha fazla dayanamaz mikrofonu eline alır ve başlar konuşmaya:
-Benim de bir zamanlar çok sevdiğim bir dostum vardı.
İşlerim bozulduğunda kendisinden para istedim, tüm parasını bana verdi.
Sonra ondan nisanlısını istedim, üzülerek nisanlısını da verdi...
Nişanlısını istememin nedeni o kadının arkadaşıma layık olmamasıydı (Geçmişi karanlıktı).
Kendisi çok saf olduğu için arkadaşımı o kadından bu şekilde kurtardım.
İşleri bozulduğunda gelip benden iş istedi.
Arkadaşımı kendi emrimde çalıştıramazdım, o yüzden iş vermedim.
Günün birinde karşılaştığı yaşlı adam benim babamdı.
Babam ölmek üzereydi, onu arkadaşımın yanına ben gönderdim ve mirasını ona ben bıraktırdım.
Evine gelen dilenci kadın benim annemdi.
Ona bakıp iyi yaşamasını sağlamak için gönderdim.
Şu anda evlenmekte olduğu kişi de benim kız kardeşim.
Onu arkadaşımla evlenmesine ben ikna ettim.
Değerli konuklar, İşte biz böyle dostuz...

****  HASTA  ****

İki yatalak hasta aynı odayı paylaşıyorlardı . Hastalardan biri cam kenarında , diğeri ise duvar dibinde kalıyordu.

Cam kenarındaki hasta her saba diğer arkadaşına dışarıdaki güzelliği anlatıyordu..

Bak..bak.. Arkadaşım güneş sahile nede güzel vuruyor ama bugün deniz her zamankinden daha da durgun, her gün gelen aşıklar yine geldiler ağaçların ve kuşların güzelliğini görmeni isterdim ne de güzel ötüşüyor kuşlar...

Bu olay günlerce böyle sürüp giderken bir gün cam kenarındaki hasta birden rahatsızlanır ve kalp krizi geçirmektedir. Dona kalmıştır. Hasta bakıcılarını çağırmak için düğmeye basması gerekmektedir ama düğmeye basmak istese de basamaz bunu gören arkadaşı bir an için düşünmeye baslar düğmeye basıp hemşireleri çağırsam mı? Yoksa çağırmasam mı?

Eğer çağırırsam o hayatta kalır ve cam kenarında kalmaya devam eder , eğer o düğmeye basmazsam cam kenarı bana kalır der ve arkadaşının sancılarına aldırmaksızın görmemezlikten gelir ve arkadaşının gözleri önünde ölümünü seyreder.

Evet arkadaşı artık ölmüştür ve de cam kenarı artik ona kalmıştır. Ama artik çok pişmandır , yaptığından. Çünkü o dışarıdaki manzaradan eser bulamaz, camdan baktığında sadece ve sadece yüksek simsiyah bir hastane duvarı ile karsılaşır . Arkadaşının her gün anlattığı o manzara yoktur, zaten hiç olmamıştır...

KISSADAN HİSSE...

****  HANGİSİ  ****

Bir zamanlar, her şeyden sürekli şikayet eden; her gün hayatinin ne kadar berbat olduğundan yakınan bir kız vardı.

Hayat, ona göre, çok kötüydü ve sürekli savaşmaktan, mücadele etmekten yorulmuştu. Bir problemi çözer çözmez,bir yenisi çıkıyordu karşısına.

Genç kızın bu yakınmaları karşısında, mesleği aşçılık olan babası ona bir hayat dersi vermeye niyetlendi.

Bir gün onu mutfağa götürdü. Üç ayrı cezveyi suyla doldurdu ve ateşin üzerine koydu. Cezvelerdeki sular kaynamaya başlayınca, bir cezveye bir patates, diğerine bir yumurta,sonuncusuna da kahve çekirdeklerini koydu.

Daha sonra kızına tek kelime etmeden, beklemeye başladı. Kızı da hiçbir şey anlamadığı bu faaliyeti seyrediyor ve sonunda karşılaşacağı şeyi görmeyi bekliyordu. Ama o kadar sabırsızdı ki, sızlanmaya ve daha ne kadar bekleyeceklerini sormaya başladı. Babası onun bu ısrarlı sorularına cevap vermedi. Yirmi dakika sonra, adam, cezvelerin altındaki ateşi kapattı.

 
Birinci cezveden patatesi çıkardı ve bir tabağa koydu.

İkincisinden yumurtayı çıkardı, onu da bir tabağa koydu.

Daha sonra son cezvedeki kahveyi bir fincana boşalttı. Kızına dönerek sordu:

- Ne görüyorsun ?

- Patates, yumurta ve kahve ? diye alaylı bir cevap verdi kızı.

Daha yakından bak bir de dedi baba, patatese dokun.

Kız denileni yaptı ve patatesin yumuşamış olduğunu söyledi.

Ayni şekilde, yumurtayı da incele.

Kız, kabuğunu soyduğu yumurtanın katılaştığını gördü.

En sonunda, kızının kahveden bir yudum almasını söyledi.

Söylenileni yapan kızın yüzüne, kahvenin nefis tadıyla bir gülümseme yayıldı. Ama yine de bütün bunlardan bir şey anlamamıştı:

- Bütün bunlar ne anlama geliyor baba ?


Babası, patatesin de, yumurtanın da, kahve çekirdeklerinin de ayni sıkıntıyı yaşadıklarını, yani kaynar suyun içinde kaldıklarını anlattı.

Ama her biri bu sıkıntı karşısında farklı farklı tepkiler vermişlerdi.

Patates daha önce sert, güçlü ve tavizsiz görünürken, kaynar suyun içine girince yumuşamış ve güçten düşmüştü.

Yumurta ise çok kırılgandı; dışındaki ince kabuğun içindeki sıvıyı koruyordu. Ama kaynar suda kalınca, yumurtanın içi sertleşmiş katılaşmıştı.

Ancak, kahve çekirdekleri bambaşkaydı. Kaynar suyun içinde kalınca, kendileri değiştiği gibi suyu da
değiştirmişlerdi ve ortaya tamamen yeni bir şey çıkmıştı.

- Sen hangisisin ? diye sordu kızına.

Bir sıkıntı kapını çaldığında nasıl tepki vereceksin ?

- Patates gibi yumuşayıp ezilecek misin?

- Yumurta gibi, kalbini mi katılaştıracaksın ?

- Yoksa, kahve çekirdekleri gibi, başına gelen her olayın duygularını olgunlaştırmasına ve hayatına ayrı bir tat katmasına izin mi vereceksin ?

 

PEKİ YA SİZ ???